| "Korkuyorum anne al beni içine, korkuyorum anne…
Orduya istiyorlar savaş çıkar diyorlar, yat diyorlar anne bana kalk
diyorlar. Silah veriyorlar anne bana öldür diyorlar… Kapat televizyonu
anne seni de kandırıyorlar…" Bu şarkı takılıyor dilime televizyondaki
kahraman(!) mehmetçiğin operasyon görüntülerini izlerken... Oremar
bölgesinde başlatılan operasyonların genişleyerek sürdüğünü belirtiyor
ana haber bülteni. Türk askeri birimlerinin yaptığı katliamlar bir
kez daha ekranlara övgüyle yansıyor. Çocuklar bir kez daha tank
paletleri gölgesinde ve gökyüzü bir kez daha ölüm kusuyor Kürt’ün
üstüne. Ve rantçı medyanın gücü bir kez daha katliamı haklı çıkarmanın
peşinde.
Askerlik kutsal bir görevdir, vatan borcudur(!). Eğer gerekirse
öldürmeli hatta ölünmelidir. Fakat ne için, kim için öldürmeli,
kimi öldürmeli, neden ölmeli? Devletin ısrarla inkar ettiği kirli
savaş için mi? Eğer savaş yoksa bu gençler neden ölüyor? Savaş varsa
da neden savaş olmadığı söyleniyor ısrarla? Kısacası bu gençler
neden ölüyor? Bir devletin savaş durumunda olabilmesi ancak varlığını
tehdit edici bir gücün silahlı saldırısına maruz kalarak savunma
pozisyonu alması ile veya gene haklı gerekçelerle saldırı dumununda
bulunmasıyla yasal nitelik taşır. Bu da ancak karşısındaki gücün
kendi askeri gücünü zor durumda bırakabilecek özellikteki bir yapıya
sahip olmasıyla mümkündür.
Bu, savaşın oluşabilmesinin yasal koşuludur. Bunlarla beraber savaş
halinde bulunan güçlerin özellikle normal durumlarda suç olarak
kabul edilen, insanları yaralamak, sakat bırakmak ve öldürmek ile
mülkiyetlere zarar verme veya yok etme gibi fiiller yasallık kazanır.
Buna rağmen "Savaş" cinayet, yağma ve ırza geçme gibi eylemler için
temiz kağıdı anlamına gelmez. Çünkü savaşın vahşetini sınırlamak
için uluslararası insani savaş hukuku esası geçerlidir. Bu hukuk
(Haag ve Cenevre Konvansiyonları), tarafların uyması gereken kuralları
içerir. Kuraldışı fiiller savaş suçu veya insanlığa karşı işlenmiş
suç olarak kabul edilmekte olup, Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC)
Roma Tüzügü’nce cezalandırılabilir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin
yargı yetkisi dahilinde olan suçlar açıkça şu şekilde belirtilmiştir
(1949 tarihli Cenevre Şözleşmeleri): a) soykırım suçu, b) insanlığa
karşı işlenen suçlar, c) savaş suçları ve d) saldırı. Günümüz uluslararası
ceza hukukunda, savaş suçları iki temel kategoriye ayrılmaktadır.
Bunlar, Cenevre Sözleşmesinin ağır ihlalleri ile diğer savaş hukuku
ve örf adet kurallarının ihlalidir.
Tüm bu gerçekler çerçevesinde Türkiye’nin içinde bulunduğu son
durumu ele alacak olursak; AKP hükümetince tezkerenin onaylanmasının
ardından Türkiye’yi yeni bir savaş pozisyonuna çekerek zor duruma
düşürmesinin sebeplerine (mevcut inkarcı politikaya) hiç değinemeyeceğim
bile. Çünkü bu yeni bir durum değil. Türkiye tarihi boyunca kirli
savaşların arenası olmuştur maalesef. Mustafa Kemal’in bizzat Dersim
katliamı emrini vermesinden tutun da AKP savaş hükümetinin çıkardığı
tezkereye kadar ki tüm dönem hükümetleri Kürtler üzerine oynanan
kirli savaş oyununda sadece yöntem farklılıklarına gitmiştir. Temel
hedef Kürtlerin ulusal bilince ulaşmalarını engellemek (ki bu konuda
başarız olmuştur) ve yaşam hakkını ellerinden söküp almaktır. Bu
durum süphesiz tüm Türkiye halkları için de özgürlügü ifade etmektedir.
Bu yönüyle de demokratik toplumun öncüsü misyonunu yüklenmiş olan
Kürt halk mücadelesi, TC için elbette rahatsız edici bir durum demekti.
Ve kirli savaşı tırmandırmak kaçınılmaz olmuştu.
Fakat bakınız ki bu dönem Kürt haklının barışta ısrar ettiği, TBMM’de
temsil edildiği ve Türkiye sahasında aktif siyaset yaptığı döneme
denk gelmektedir. Kısacası Kürt’ün TC’nin maskesini düşürdügü dönemdir
bu. Kürtlerin yaşamsal, kültürel, eğitim hakları doğrultusunda ve
TC Anayasası çerçevesinde siyaset yapmasıyla köşeye sıkışan rejim,
faşist tutumunu daha fazla saklayamayarak çaresizliğini tezkere
ile su üstüne çıkardı. Fakat ne gariptir ki bunun bedelini de çok
ağır ödedi ve ödemekte. Kısa sürede verdiği onlarca kayıplar, 8
askerin esir alınması, bir halkın iradesi önündeki çaresizliği ve
bu konunda kamuoyuna hesap verememesi bunun acı gerçeğidir. Kaldı
ki esir olunan 8 askerin yaptığı açıklamalar devletin çürümüşlüğünü
bir kez daha ortaya koydu. Neye karşı ve neden savaştıklarından
bihaber olan bu gençlerin arkadaşları yanı başlarında ölürken MGK
bu haberleri yalanlamakla meşguldu rantçı basınla birlikte. Savaş
çığırtkanlığı yapan rejim ısrar ettiği kirli savaştaki halkın tepkisini
almaktan korkuyor ve bu anlamda kendince propagandalar geliştiriyordu
bir yandan da. Çünkü savaşta her ne kadar silah ve personel gücü
önemli olsa da esas belirleyici olan bu güçlerin arkasındaki halkın
duruşudur. Hesaplara göre kirli savaşta haklı çıkabilmenin tek yolu
halk gücünü arkaya almakla mümkündü, bu durumda kirli savaş suçu
bir siyasi grubu değil bir haklın omuzlarına yüklenebilirdi. Aynı
zamanda bu personel kazanımı için bir fırsat demekti.
Bu anlamda bu yakıcı süreçte "Her Türk Asker Doğar", "Ya Sev Ya
Terket", "Ne Mutlu Türküm Diyene" gibi temelinde psikolojik rahatsızlık
taşıyan ve son derece ırkçı propagandalarla Türklük kavramını üstün
ırk şeklindeki faşist yaklaşımıyla özendirilmeye çalışılıyor. Öyle
ki mutlu olabilmenin tek koşulu Türk olmaktan geçmektedir. Türkiye’nin
kozmopolit yapısını göz önüne alacak olursak bu propaganda sahiplerinin
endişelenmesini anlayabiliriz kanaatimce. Bu noktada biraz daha
açıklayıcı olabilmesi açısından Türkiye resmi tarihine kısaca değinmeden
geçemeyeceğim.
Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya gelerek başlattığı
hareket, özünde sadece Türk ulusunun kurtuluş hareketi değildi.
Hedef Türkiye uluslarının emperyalist işgalci güçlerden kurtuluşuydu.
Mustafa Kemal’in tüm Anadolu halklarına çağrısı da bu yöndeydi.
Hatta Türkiye’nin ilk anayasası olan 1923 Anayasasında "Türkiye’de
iki kardeş kavim yaşar, bunlar Türk ve Kürt halklarıdır" diye bir
cümle de mevcuttur. Ve aynı dönem mebusları içerisinde Kürt halk
temsilcileri de bulunmaktaydı. Kısacası bu savaşta Türk, Kürt, Çerkez,
Laz… hep birlikte mücadele ettiler, birlikte öldüler. Çünkü sömürge,
ırk ve ulus tanımazdı. Ve neticede bunlar Türkiye halklarını oluşturdular;
bunlara Türkiyeli denildi. Fakat ileriki süreçlerde bu halkların
varlığı inkar edildi. Katliamlara maruz kaldılar, sürgünlere yollandılar.
Ve bu, uzun süreli bir trajedinin başlangıcı oldu. Bakınız ne ilginçtir
ki şimdiki Kürt hareketi o dönemin kurtuluş hareketiyle bu anlamda
bir benzerlik taşıyor.
19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal’in Samsun’a gelmesiyle hızlandırdığı
kurtuluş mücadelesi sırasında kendisi Osmanlı subayıydı ve Osmanlı
Hanedanlığına karşı olan muhalif faaliyetlerinden ötürü kendisi
hakkında tutuklama kararı çıktı. Eğer şimdiki Kürt hareketine terörist
hareket deniliyorsa bu demektir ki Mustafa Kemal’in başlattığı hareket
de kendisini bu kavramdan geri tutamaz. Tek farkı Mustafa Kemal’in
tutuklanmamış olmasıdır. Bu da gösteriyor ki bir isyan eğer başarıya
ulaşırsa dünya konjonktüründe resmiyet kazanıyor, aksi halde egemenler
tarafından bir terör hareketi ilan ediliyor. Elbette resmi tarihçiler
bunu kabul etmeyeceklerdir ama hatırlatmak isterim ki, tarih daima
egemenler tarafından yazılmaktadır.
Tüm bu gerçekler ışığında şimdiki süreçte TC'nin dayattığı kirli
savaşa dur demenin zamanı geldi kanaatindeyim. Bu anlamda belirtmek
isterim ki gençlerimiz ne için ölmesi gerektiğini bilmediği bir
savaşta ölmemelidir. Neden öldürmesini gerektiğini de sorgulayabilmelidirler.
Tırmandırılan savaş rantçılığı teşhir edilmeli ve kirli savaşın
bir parçası olmamak için askerlik yapma konusunda vicdani red hakkı
kullanılmalıdır bu aşamada. Buna insanım diyen her birey destek
vermelidir. Barış için uzanan ele kurşun sıkan her türden zihniyet
lanetlenmelidir. Bu anlamda savaş çığırtkanlarına verilebilecek
en güzel cevap; "Dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle
başlayacak her şey" şiarıdır.
|