| Gökyüzü mükemmeldi. Yıldızlı ve soğuk bir şubat
gecesiydi. Dinlediğim memleket türküleri kanatlandırıp beni dağlarıma
götürürdü böyle gecelerde. Oraları beyazın ve siyahın kardeşçe yaşadığı
ve yaşandığı yerlerdendi. Ne izi kaldı sevdanın ne de beyazın ve
siyahın kardeşliği. Bir şubat gününün gece yarısı güneş doğdu aniden.
Sildi geçti siyahı beyazı, ay ışığında toprağın soğuk beyaz örtüsünü.
Oysa güneş hayat verendi. Güneşin düşmanlığı bütün şiddettiyle yaşandı
o gece.
Kim kaldı dersin, terkedilmiş evlerin ayışığındaki gölgelerinden
başka. Ne masal anlatıcıları, ne Dengbejler, nede gecenin saklısında
kaçak tütün saran kaçaklar. Işte yine buruk bir ezgi çalmaya başladı
doğduğum topraklar gibi kokan ve hasretime hasret katan. Hani o
şubat günleri içtiğimiz demli çayları, Muş tütünlerini ve doyumsuz
sohbetleri sordun ya..
Hani o geceyi uğursuzlaştıran çakal ulumaları nı sordun ya.. Hani
korkularımızı kendimizle yatağa koyup yorganı başımıza çektiğimiz
o şubat gecelerini sordun ya.. Hani o soğuktan kızaran yüzümüzü
ve ellerimizi ısıtmaya çalışan ninelerimizi sordun ya.. Hani o yüreklerimize
kanat takıp dağlarımızı kuşbakışı gösteren ve sevdalarımızı hep
taze tutan türkülerimizi sordun ya... Hani o çarşıdan nane kokulu
sakızları ceplerinde taşıyıp getiren dedelerimizi sordun ya... Hani
o kirli, gübre kokulu karanlık koyun ağıllarında beraber oyunlar
oynadığımız çocukluk arkadaşlarımızı sordun ya..
Kalmadılar, silindiler.. Beyaz sayfalardaki kurşun kalemle yazılmış
yazılar gibi belli belirsiz izler bırakarak gittiler. Onlardan sadece
kırık dökük eski anılar kaldı. Hangi şubat gecesiydi, kimsesizliğimize
ve kaybettiklerimize kendimizi öldüresiye ağladığımız? Usul usul,
kanatıla kanatıla terkedildik. Şubatlarımız, dostlarımız, çocukluğumuz
bırakıp başka dağlara gittiler. Dağlarımız da sahipsiz kaldı, beyaz
şubat gecelerimiz de…
|